← Temürkan Efsaneleri

Gölgesiz Topraklar

1. KISIM

Ahlat ağacının gölgesi kuru toprağa usulca serilmişti. Güneş, topraklı zeminin sırtını kavururken Doruk Tanbörü börkü ile yüzünü kapatmış, ağacın gövdesine yaslanarak kısa bir uykuya dalmıştı. Rüzgâr bile uyumuş gibiydi — ta ki o sesi duyana dek.

Uzak… Çok uzak bir yerden geliyordu. İnsan kulağının ayırt edemeyeceği kadar ince, rüzgârın içindeki bir kıvrımın fısıltısı gibi. Doruk'un kulakları sıradan değildi. O, bozkırın kurtları ile görerek, dinleyerek, hissederek büyümüştü; ayak sesinden niyet ayırt edebilecek kadar hassastı.

Gözlerini açtığı anda kendine gelmiş ve hazır durumdaydı. Börkünü başına yerleştirirken sadece o ses vardı şimdi aklında — homurdanmaların ve bağırışların arasına gizlenmiş tiz bir çığlık, rüzgarın çatlaklarından sızan bir yankı.

Hemen yanında bekleyen Alaz, her an ileri atılmaya hazırdı. Siyah tüyleri rüzgârla titreşiyor, gözlerinde insan bakışına yakın bir dikkat parlıyordu. Sahibinin bakışlarından kısa süre içerisinde harekete geçeceğinin bilincindeydi. Doruk, ellerini dizlerine bastırarak ayağa kalktı.

"Yine başlıyoruz," dedi Alaz'a. "Çorak topraklar huzur vermez. Sadece sessizliğin ardına saklar olanı."

Ufka baktı. Birkaç ağacın çalının dışında kel tepelerin deve hörgücü gibi dizildiği ufukta ne bir hareket vardı, ne bir duman. Ama o sesin geldiği yeri ve yönü biliyordu ve oraya gitmek zorundaydı.

Dinlenmesi için çıkardığı eyeri hızlıca yerleştirdi Alaz'ın sırtına. Sıcak çöl havasından ciğerlerini yakan tek bir nefes aldı ve tek hamlede bindi. Gideceği yönü düşünmedi bile; biliyordu uzaklardan gelen ses rotasını çizmişti. Topuklarını Alaz'a vurduğunda, siyah at ok gibi fırladı. Toz kalktı, rüzgâr karşıdan esiyor ama Doruk boyun eğmiyordu. Alaz'ın her adımıyla birlikte, sessizlikten kopan bir savaş daha başlıyordu. Rüzgara ve toprağa karşı verdiği yeni bir savaş. Alaz rüzgarı bıçak gibi keserken dörtnala koşuyor toprağa batmadan adete üzerinde süzülüyordu. Karşısına çıkan tepeleri bir bir aşıyor sese her an daha da yaklaşıyordu belirsiz homurdanmalar artık anlamlı kelimelere dönmeye başlamıştı.

Sesleri artık daha net duyabiliyordu. Yedi kişiydiler. Tonlamalardan ve nefes alışlardan çıkardığı sonuç gruptakilerden sadece birinin kadın olduğuydu. Sözleri ayırt edemiyordu ama tartışma vardı, emirler vardı… belki de tehdit.

Doruk'un kaşları çatıldı. Kasabadan bu kadar uzak ve tekinsiz bir yerde sadece üç tür insan olurdu: haydutlar, kaçaklar ya da mezar arayanlar. Kadın ya gerçekten tehlikedeydi, ya da bu işin içine katılmış bir yemdi.

Doruk bu tür durumlarda uzun uzadıya düşünmezdi özellikle yardıma muhtaç birinin varlığı söz konusuysa. Çocukluğundan beri hep tez canlı olmuştu ve aklına ilk geleni yapmak gibi bir huyu vardı. Bu durumun başına iş açtığı zamanlarda oldu elbet ama işe yaradığı durumlarda olmuştu.

Dizginleri hafifçe çekip Alaz'ı yavaşlattı. Alaz hemen komut almış, sessizce yürüyüşe geçmişti. Doruk, tepelerden birinin ardına yaklaşırken eğildi, gövdesini atın boynuna yakın tuttu. Şimdi yalnızca belirsiz kelimeler değil, konuşmaların içeriğini de duymaya başlamıştı.

Atını alçak bir kayanın ardında durdurdu ve çağırana ya da dönene kadar beklemesini tembihledi. Alaz, denileni anladığını ima edercesine başını hafif bir şekilde öne eğdi. Rüzgârın yönü sesleri netleştiriyordu artık. Tepeye biraz tırmandıktan sonra yanındaki kayanın çıkıntılarından durumu süzmeye başladı, birkaç çalının ötesinde daire olmuş altı kişiyi seçebildi. Ortada dizlerinin üzerine çökmüş bir kadın, elleri ve ağzı bağlanmış, üzerindeki şalı kaymış, bitkin bir vaziyette durmaktaydı. Kollarındaki ve yüzündeki yaralardan belirli bir mücadele verdiği belliydi seçeneklerden bir tanesi elenmişti yem olması mümkün değildi.

—"Babanın tek bir işi vardı, istediğimiz kılıcı dövmesi. Neden bu kadar inat etti bilmiyorum, zaten hep yaptığı iş değil mi?"

Yanındaki bir diğerinin yüzünde çarpık bir gülüş belirdi, ağzındaki sararmış birkaç diş gün ışığında parladı.

—"Belki de istediğimiz kılıcı bu kadına dövdürmeliyiz. Baksana nasıl direndi, elleri babasının çekiciyle tanışmış gibi."

Tam o esnada, kızın ağzına bağlanmış olan bez parçası, verdiği amansız mücadelenin ve hırpalanışının etkisiyle daha fazla dayanamayarak çenesine doğru kaydı. Özgür kalan ağzıyla derin bir nefes alan genç kız, gözlerini haydutların liderine dikti:

—"Lanet olası pislikler! Ne istiyorsunuz bizden, hem babama söz verdiniz kılıcı döverse bana dokunmayacaktınız?"

Vardon, duyduğu çıkışmaya kahkaha ile karşılık verdi. Kaba saba cüssesini kadına doğru eğerek kaşlarını çattı ve kalın sesiyle:

—"Seninle işimiz bittiğinde baban kılıcı zaten dövmüş olacaktır?"

Kız, saçlarının arasından hayduda dik dik bakarken yavaşça ayağa kalktı:

—"Bu yaptıklarınızın bedelini mutlaka bir gün ödeyeceksiniz!"

Bedel mi? Vardon bulunduğu ana gelene kadar yeterince bedel ödemişti ve artık daha fazla bedel ödemeye hiç niyeti yoktu. Sargon'un dediğine göre demircinin bu özel metalden döveceği kılıcı Kavelan soylularından birine sattıktan sonra bir daha uzunca bir süre para düşünmelerine gerek kalmayacaktı.

Kurdukları kaçırma planı kendi çaplarında gayet hesaplıydı. Planı basitti: adamın en çok neyi kaybetmekten korktuğunu bul, üstüne bas. Ne var ki Vardon'un içinde bir şüphe vardı — bu sözler kendi ağzından çıkmış olsa da, aklın gerçek sahibi o değildi. Kılıcın dövülmesini bekleyen neden kendisi değil de Sargon'du? Neden ocağın başında kalıp işin sonunu gözetleyen oydu da, kızla birlikte yollara düşen Vardon oluyordu? Bir süre bu soru kafasında dönüp durdu, cevabı bulunamadan.

Ama sonra aklına kız geldi — uzun yol, ıssız gece, kimsenin göremeyeceği fırsatlar. Aklındaki şüpheler yavaş yavaş eridi; belki de bu görev, göründüğünden fazlasını kendisine sunuyordu. Kendini ikna etmesi uzun sürmedi.

Demircinin en çok neyi kaybetmekten korkacağını düşününce, aklına gelen ilk ve tek isim kızı olmuştu. Kızın her sabah ocaktan çıkıp çeşmeye su doldurmaya gittiğini zaten biliyorlardı. Sabahın erken saatlerinden itibaren ocağın karşısındaki kuytuda nöbete yatmışlardı. Demirhaneden çıkıp elindeki kaplarla çeşmeye doğru yürüyen kızı tenha bir köşede kıstırdıklarında, yakalanma korkusuyla alelacele üstüne çullanmış ve sesini kesmek için hemen ağzını bağlamışlardı. Öfkeyle debelenen bu genç kadını sırtlayıp uzaklaşırken bile, Vardon'un aklında tek bir şey vardı: demircinin artık kılıcı dövmekten başka şansı yoktu.


 Sarı dişlerini sergileyen haydut, liderinin bir süre sessiz kaldığını görünce araya girdi. Ağzının kenarından sızan salyayı elinin tersiyle silerken, gözlerinde aşağılık bir parıltı belirdi:

—"Eee patron… Söz sözdür de, bu kadar leziz bir avı böyle bırakmak da acımasızlık sayılmaz mı?"

Bu sözler üzerine Vardon'un dalgın çehresi yavaşça dağıldı. Zaten kafasında şekillenmeye başlayan düşünce, şimdi bir başkasının ağzından onaylanmış gibiydi. Dudaklarının kenarı yukarı doğru kıvrıldı ve yüzüne çirkin, pis bir gülümseme yerleşti.

Doruk'un çenesi bir anlığına gerildi — "av" sözcüğü kulağında asılı kaldı. Yeterince duymuştu. Haydutlardan birinin eli kadının saçlarına doğru uzanırken, kayanın ardında gizlendiği yerden hızla fırladı. Adımlarını rüzgârla uyum içinde atıyor, çorak zeminde görünen gölgesiyle yarışır gibi sessizce kayıyordu. Bir anda haydutların arasına girmişti. Eli saça uzanan adamın bileğini havada yakaladı. Tutuşu sert ve sarsıcıydı.

Haydut, bileğini tutan gücü hisseder hissetmez dondu. Kavrayışın şiddetinden ilk anda onu tutanın Vardon olduğunu sandı ama hemen ardından yanıldığını fark etti. Vardon'un bileği bu kadar ince değildi. Ayrıca bileklik takmazdı.

"Bu kadarı yeter," dedi Doruk, bileği bırakmadan. Sesi soğuk ve kararlıydı. "Sorun istemiyorum. Kadını rahat bırakın ve kendi yolunuza gidin."

Onun konuşmasına kadar kimse orada bir yabancı olduğunun farkında bile değildi. Etraf neredeyse tamamen açık ve çevrede tek tük çalılar ve kayalıklar vardı, ama bu adam sessizce yanlarına kadar gelmişti. Bu, haydutların kalbine gizli bir korku saldı. İçgüdüsel olarak birkaç adım geri çekildiler. Yalnızca Doruk'un tuttuğu haydut, hâlâ bileği kavranmış halde kıpırdayamıyordu.

Doruk elini bıraktı. Ardından iki elini havaya kaldırarak bir adım geri çekildi.

Dediğim gibi, sorun istemiyorum. Yeterince duydum — bir kadına bu şekilde davranılmasına seyirci kalacak biri değilim.

Deri bileklikleri, çizmeleri, heybetli kemeri ve başındaki börküyle bu adamın tekinsiz Doğu topraklarından geldiği her halinden belli oluyordu. Vardon, Doğu topraklarına dair meyhanelerde, ateş başlarında pek çok efsane ve tekinsiz hikaye duymuştu; fakat daha önce oralarda bulunmuş, o iklimin havasını solumuş canlı bir ruhla hiç karşılaşmamıştı. Çöl ile bozkırın amansızca çarpıştığı, Tekinsiz Doğu Topraklarına uzanan o lanetli ara bölge seyahat etmeye hiç elverişli değildi. Kulaktan kulağa yayılan dehşet hikayeleri, buranın en azılı haydudu olan Vardon'u bile o topraklardan uzak tutmaya fazlasıyla yetmişti. Şimdi ise bir yabancı, o geçilmesi imkânsız denilen ölümcül toprakları tek başına aşıp karşılarına dikilmişti. Bu durum, Vardon'un o gaddar yüreğinde ilk kez tarifi zor bir endişe ve ürperti uyandırdı.
Gözleri yabancının üzerinde gezinirken, Doruk'un belindeki yarım ay gibi kıvrılmış hançer dikkat çekiyordu. Pantolonunun hemen yanında, genç savaşçının bu sakin ve hareketsiz duruşuna rağmen, adeta kana susamış bir katilin alaycı gülüşü gibi tehditkar bir eğimle durmaktaydı. Sırtında çaprazlanmış duran çift kısa kılıç ise, o hançerin daha vahşi ve suskun birer yansıması gibi gölgesini ardında taşıyordu; kabzaları, gövdesini saran kuşak askılarına kusursuzca oturmuştu. Göğsüne kadar uzanan, hafifçe parıldayan örümcek ipeğinden yapılmış abası, omuzlarındaki sert deri zırh parçalarıyla tamamlanarak ona hem koruyucu hem de görkemli bir hava katıyordu. Kol bileklerinden başlayıp dirseklerine doğru uzanan sata taşları ile süslenmiş deri bileklikler ise bu amansız savaşçının kimliğini tamamlıyordu.

Haydutlar, karşılarında sıradan bir adam olmadığını anlamışlardı. Sessizlik birkaç saniye sürdü. Fakat bu birkaç saniye, sayıca üstün olduklarını hatırlamaları için yeterliydi ayrıca Vardon onlarlaydı. O zamana kadar kimse Vardon'un adil bir dövüşte geri çekildiğini, hele hele yenildiğini görmemişti.

Hem, bu dövüş adil olmak zorunda da değildi.

Vardon konuştuğunda tüm endişelerine rağmen sesi neredeyse tükürür gibiydi bire karşı 6 gayet iyi bir orandı:

"Bana bak, süslü şey… Eğer hâlâ hayatına değer veriyorsan, geldiğin hızda geri dön. Yoksa o gösterişli silahlarını kullanacak bir kolun bile kalmaz!"

Gerçekten de Vardon acımasız bir hayduttu. Sırf keyfi için insanların uzuvlarını kestiği zamanlar olmuştu. Konuşurken sırtındaki kalın kılıcı sıyırıp eline aldı, daha da tehditkâr görünmeye çalışıyordu. Diğer haydutlar da aynı anda kılıçlarına sarıldılar.

Doruk buradan sadece konuşarak çıkamayacağını anlamıştı. Sırtındaki kılıçlar bu haydutlar için fazla değerliydi; onlar, kılıcın şerefine layık bile değildi. Ama belindeki hançer… O uzun süredir kana susamıştı. Doruk derin bir nefes aldı ve henüz o nefesi vermeden hançeri kınından çekip yukarı kaldırdı.

Sağındaki hayduta doğru iki hızlı adım attı. Hançerin ucu, neredeyse görünmeyecek bir kıvraklıkla adamın boğazına ulaştı. Bir santimlik, ince bir kesik — ama yeterince derin. Bu süre içersinde hançer, içebildiği kadar kan içmişti.

Doruk, hançeri yavaşça adamın boğazından çekti ve dudaklarının hizasına getirdi. Üzerinden sızan o tek damla kan, Doruk'un soğuk bakışlarıyla birleştiğinde, onu haydutların gözünde acımasız bir cellada çevirdi. Hançer artık sadece bir silah değil, kana bulanmış bir hüküm cümlesiydi.

İlk şoku atlatmışlardı ve Vardon'un da daha fazla beklemeye niyeti yoktu. Tek başına saldırmaya da. Yüksek bir sesle bağırdı:

"Saldırııın!"

Haydutlar, aynı anda ileri atıldılar. Ama Doruk'un yanında, hareketleri yavaş ve hantal kalıyordu.

İlk yaklaşan haydut, kılıcını savurdu. Kanmiran, sahibinin elinde titreşti — sanki uzun süredir beklediği ziyafet sonunda gelmişti. Doruk, kolun altından bir gölge gibi kayarak geçti, hançerini boğaza sapladı ve çekti.

Hançerin parlak yüzeyinde taze kan ince bir tabaka halinde süzülüyordu ve bir süre sonra yok oldu. Adam yere düşmeden bir sonrakine yönelmişti bile.

İkinci haydut, saldırısını henüz başlatmışken karşısında sadece havayı buldu. Doruk, az önce boğazını deldiği adamın arkasından dolanarak yeni hedefinin arkasına geçmişti. Kanmiran, sevinçle titredi. Sanki yoldaşına "iyi ki beni seçtin" der gibi bir pırıltı yayılıyordu metalden. Avını hiç bekletmeden biçti.

İki kişi daha düşmüştü. Doruk'un ayaklarının altında toz kalkıyor, her hamle bir sonrakini doğuruyordu.

Fakat üçüncü saldırıda artık kaçacak zamanı kalmamıştı. Kılıç tam karşıdan geliyordu. Sol elindeki hançeri sağ eline attı, aynı anda sol bileğini kaldırdı, karşılamayı seçti. Haydut, o darbeyle kolunu kopardığını düşünüyordu. Deri bileklikler böylesi bir saldırıyı durduramazdı. Ama Doruk'un yüzü en ufak bir tereddüt göstermedi. Bu sırada Kanmiran, sahibinin sağ elinde sabırsızlanıyordu.

Darbenin geldiği an, sata taşıyla metal çarpıştı. Şiddetli bir ses yankılandı. Temür dağının merkezinden çıkan sata taşı henüz herhangi bir metale karşı kaybetmemişti. Aynı anda Doruk'un sağ elindeki hançer, haydutun göğsüne saplandı. Nokta atışı. Kalp.

Fazladan hareket yoktu. Fazladan nefes yoktu. Her şey gerektiği kadardı.

Tıpkı bir bozkır kurdu gibi: Avına eziyet etmeden, yalnızca hayatta kalma içgüdüsüyle, ölümcül ve net hamleler.

Doruk, kalan haydutları bir bir alt etti. Bedenler kuru toprağa düştü, sessizlik yeniden baş göstermeye başladığında geriye sadece Vardon kalmıştı.

İri adam yaklaştıkça gölgesi uzuyor, sanki daha da irileşiyordu. Fiziksel yapısı nereden bakılsa hem enine hem boyuna Doruk'un iki katı gibiydi ama bu, içinde en küçük bir korku bile yaratmıyordu. Daha iri düşmanlarla savaştığı da olmuştu.

Vardon'un devasa kılıcı savruldu. Doruk, geriye doğru seri bir takla ile darbeden kaçındı. Bu darbeyi bileğiyle karşılamak da mümkündü; sıradan bir kılıcın sata taşlarında bir çizik dahi oluşturması mümkün değildi... ama buna pek de gönlü yoktu.

Taşlar darbenin kesilmesini engelleyebilirdi belki, ama Vardon'un cüssesiyle yüklü bir saldırıyı doğrudan karşılamak gereksiz riskti.

Vardon'un kılıcı, sanki bir ipmiş gibi akıyordu. O kadar büyük ve ağır olmasına rağmen Vardon'un cüssesi ile orantılı olarak ellerinde tehlikeli bir zarafetle savruluyordu. Hızı, Doruk'la boy ölçüşemezdi belki — ama kılıcının kapladığı alan, Doruk'un hareket sahasını daraltıyordu.

Bozkırın kurdu, artık zincirin en ağır halkasına ulaşmıştı.

Bu durumdan en çok Kanmiran memnundu.

Uzun bir süredir açlık çekmekteydi, sonunda dişine layık bir rakibin kanıyla tanışacaktı. Tadını merak ediyordu.

Doruk, çevik adımlarla Vardon'un sağına hamle yaptı; boşluk aradı. Ama Vardon'un devasa kılıcı bir kırbaç gibi savruluyor, etrafında daireler çizerek Doruk'un yaklaşmasına izin vermiyordu.

Adam iri kıyımdı, ama hareketleri şaşırtıcı derecede akıcıydı.

Kollarında ne titreme vardı, ne yorgunluk.

Fakat kendisi de biliyordu, bu sonsuza dek süremezdi.

Kadın, yaşananları ağzı açık şaşkın gözlerle izliyordu.

Kendisine eziyet eden, tüm köyü haraca bağlayan, kimsenin karşısına çıkmaya cesaret edemediği bu çeteye karşı şimdi tek bir savaşçının teke tek dövüştüğünü görüyordu.

Bu görüntü, içindeki korkuyu ateşe dönüştürdü.

Bir anda avuçladığı toprağı Vardon'un yüzüne fırlattı.

Vardon, körleşmiş gözleriyle panik içinde sendeledi. Ayağı yanındaki bir çakıla takıldı, dengesini kaybederek kılıcını yere düşürdü, elleriyle yüzünü temizlemeye çalıştı. Gözlerini açtığında hâlâ yaşıyor olduğunu fark ettiğinde şaşırdı.

Kadın bağırdı:

"Ne duruyorsun? Saldırsana be adam! İşte tam zamanı!"

Doruk kıpırdamadı.

O, hayatı boyunca hileye yer vermemişti. Bundan sonra da hilekar biri olmaya niyeti yoktu. Herhangi bir düelloda bir adam silahsız ya da hazırlıksızsa, dövüş henüz başlamamış sayılırdı.

Vardon yüzünü temizleyip öfkeyle kadına bir tekme attı. Kadın ileriye doğru savruldu.

Doruk kadına ulaşmak ister gibi ileri atıldı ama sonra duraksadı.

"Seni lanet olası," dedi, soğuk bir sesle.

"Al şu kılıcını ve bu işi bitirelim."

Vardon, kılıcını almak için eğildi. Lanet kadın kendisine bir fikir vermişti. Aynı kadının yaptığı gibi avuçladığı kumu Doruk'un yüzüne doğru savurdu. Doruk kadına doğru yapmış olduğu hamleyle rakibine fazla yaklaşmıştı. Savrulan topraktan kaçamadı, görüşü buğulandı fakat Kanmiran ile toprağı kesercesine bir hamle yaptı. Kendisine bir iplik kalınlığında görüş alanı kazandırdı fakat toprağın çoğu yüzüne yayıldı.

Vardon kılıcını savurmayı bıraktı ve iki eliyle yukarı kaldırdı ve tek hamle ile bu işi bitirmeye niyetliydi.

Doruk hançeri ile oluşturduğu görüş açıklığında saldırının tepeden geleceğini fark etti.

Kaçınmak artık bir seçenek değildi. Bu darbe karşılanmalıydı.

Kanmiran, "Beni kullan!" dercesine titreşti. Ama Doruk gönülsüzdü. Onun bu darbeyi karşılayabileceğinden emin değildi. Bu darbeyi bilekliğiyle karşılamak zorundaydı.

Kanmiran'ı sağ eline alarak hazırlık yaptı. Sol elini kaldırdı, bütün yükünü sol bileğine verdi. Darbe geldiğinde, bir patlama gibi çınladı her şey. Sesi, tüm alanda yankılandı.

Doruk'un dizleri çöktü.

Bütün bedeni, dev bir taşın altında eziliyormuş gibi sarsıldı. Titriyordu.

Omurgasından kollarına kadar yayılan ağrı, kemiklerine kadar işlemişti.

Vardon'un kılıcı da bu darbeye dayanamamıştı.

Metal çatladı, kırıldı, parçalara ayrıldı.

Doruk dizlerinin üzerinde, pek de hazırlıklı görünmüyordu.

Vardon, bunu fırsat bildi.

Elindeki kırık kılıcıyla son hamleyi yapmak üzere harekete geçti.

Ama karşısında yalnızca boşluk vardı.

İlk darbenin sarsıntısıyla yüzündeki kumun çoğu dökülmüştü.

Gözleri hâlâ puslu olsa da, bu kadar yakındaki bir rakibi görmek için tam görüşe ihtiyacı yoktu. Kalan herşey sadece bir saniye kadar sürdü.

Dizlerinin üzerinde dans eder gibi döndü, bir gölge gibi Vardon'un arkasına geçti.

Kanmiran, fırsatı kokladı ve kendini saplamak için adeta uzattı. Doruk, hala dizlerinin üzerindeyken Kanmiran'ı iri adamın ayak bileklerine indirdi.

Keskinliği, adamın dengesini yok edecek kadar derin yarıklar açtı.

Vardon dizlerinin üzerine çöktü ve elleriyle yere yüzüstü kapaklanmaktan son anda kurtuldu. Yıkılmıştı.

Vardon o anda bu dövüşün bittiğinin bilincindeydi, fakat iri yarı adam durumu kabullenemiyordu; bağırıp çağırıyor, sürekli lanet okuyordu.

Doruk'un gözleri öfkeyle kararmıştı; hileden haz etmediği gibi hilekârlardan da haz etmezdi. Hiçbir şey görmüyordu artık.

Ayağa kalktı; şimdi diz çökmüş bu devasa adamın boyu, Doruk'un ancak göğsüne geliyordu.

Kanmiran, Doruk'un elinde açlıktan titreşiyordu.

Bu, onun yoldaşına yapılan bir saldırıydı.

Kanmiran, sadakatle karşılık vermeye hazırdı.

Doruk, Vardon'un başını geri çekti ve Kanmiran'ı boğazına yerleştirdi.

Kanmiran kesmeden önce süzdü, hissetti.

Doruk, yavaşça, baştan sona ince bir çizgi çekti ve fazladan birkaç saniye daha bekledi.

Kanmiran memnundu ama bir şey eksikti.

Bu rakip, düşündüğü kadar lezzetli değildi, pek de tatmin olmadı.

Doruk hançeri çektiğinde, üzerinde tek damla kan yoktu.

Kanmiran, tümünü yutmuştu.

Sessizlik gölgesiz topraklara çökerken Doruk hançeri kınına soktu.

Arkasını döndü, kadına doğru yürümeye başladı.

Doruk'un adımları, az önce kan ve toz karışmış toprakta ağır ağır ilerledi. Kadın hâlâ yerdeydi, dizlerinin üzerinde, saçları darmadağın, yanağındaki bir sıyrık kurumuş kanla çizgilenmişti. Şalı tamamen omzundan kaymış, kolundaki morluklar açıkça görünüyordu. Ama tüm bu hırpalanmışlığın altında bile bir şey vardı — gözlerindeki ateş sönmemişti. Ne bir kurban ne de bir mağdur duruşuydu bu; yenilmiş ama boyun eğmemiş birinin duruşuydu. Toz ve kan izlerinin ardında sade, gösterişsiz bir güzellik vardı — süslenmemiş, ama gözden kaçmayan türden.

"Ayakta durabilir misin?" diye sordu Doruk, sesi hâlâ soğuktu ama sertliğinden bir şeyler eksilmişti. Elini uzatmadı; sadece bekledi.

Kadın, önce şüpheyle süzdü onu — az önce altı adamı tek başına yere seren bu yabancıyı. Sonra dişlerini sıkarak kendi gücüyle doğrulmaya çalıştı, bacakları titredi ama düşmedi.

"Sağ ol," dedi, gururu konuşmasına engel olmasın diye zorlanarak. "Bana bir şey borçlu değilsin. Yeterince şey yaptın zaten."

Doruk başıyla, arkalarında yatan bedenleri işaret etti. "Kavga sırasında bir şeyler duydum," dedi, sesi hâlâ soğuktu ama içinde bir merak seziliyordu. "Bir kılıçtan bahsettiler, babandan... Bu adamların seninle derdi tam olarak ne?"

Kadının çenesi sıkıldı. Yabancının o keskin, avcıyı andıran gözlerinden hiçbir şeyin kaçmadığını anladı. Bir süre sessiz kaldı, ardından o inatçı tavrından ödün vermeden iç çekti:

"Uzun hikaye," dedi, sesindeki yorgunluk gizlenemeyecek kadar belirgindi. "Babam bir kılıç dövmeyi reddetti. Onlar da beni bunun bedeli saydı. Hepsi bu kadar basit... ve bir o kadar da çirkin."

Doruk'un kaşları hafifçe çatıldı. "Sıradan bir kılıç için fazla büyütülmüş bir mesele bu," dedi, sesinde inanmayan bir ton vardı. "Yedi kişi, pusu, kaçırma... Bunca zahmete bir kılıç mı sebep oldu?"

Kadının omuzları hafifçe düştü, sanki bu soru onu da yorucu bir yere götürüyordu. "Ben ne bileyim," dedi, sesindeki çaresizlik bu kez gururunun önüne geçti. "Babam ne derse onu yaparım, işim bu kadarla sınırlı. Ocağa gidip gelirim, malzeme taşırım, sorularımın çoğuna da cevap alamam zaten." Bir an durakladı, gözlerini uzaklara dikti. "Sadece bildiğim, bu sefer istedikleri şeyin sıradan bir şey olmadığı. Babamın yüzündeki o bakışı daha önce hiç görmemiştim — korku değildi tam olarak, ama ona yakın bir şeydi."

 

Doruk, bir süre kızı süzdükten sonra sordu: "Adın ne?"
Kadın, bir an tereddüt etti; sanki adını vermek, az önce itiraf ettiği sırdan daha ağır bir şeymiş gibi. Sonra yine de cevap verdi: "Siraya. Ama kısaca Sira derler."

Doruk başıyla onayladı, fazla söz harcamadan. Ardından çevresine, cesetlerin arasına ve ufka doğru uzanan ıssız araziye baktı. Güneş alçalmaya başlamıştı; gölgeler uzuyor, rüzgâr her zamankinden daha keskin esiyordu.

"Burası tekin bir yer değil," dedi. "Köye de en az yarım günlük yol var, yaya gidemeyecek kadar uzak. Karanlık basmadan yola çıkmazsak, ikimiz için de daha büyük bir dert olur." Alaz'a doğru baktı, sonra yine kadına döndü. "Seni köyüne bırakabilirim."

Sira, ona bir süre baktı. Ne bu yabancıya güveniyordu tam olarak, ne de başka bir seçeneği vardı. Yaraları, yorgunluğu, tek başına bu çorak topraklarda yürüyecek gücü kalmamıştı zaten. Gururu bir kez daha diretmek istedi ama bedeni ondan önce karar vermişti.

"Peki," dedi sonunda, sesindeki isteksizliği gizlemeden. "Ama bu bir iyilik değil. Sadece... akıllıca bir seçim.”

Doruk'un dudaklarının kenarında, göze zor görünür bir kıvrım belirdi — neredeyse bir gülümseme. "Nasıl istersen, Sira."

Doruk kısa, keskin bir ıslık çaldı. Ses, çorak araziye yayılıp az ötedeki tepenin ardında kayboldu.

Bir anlığına hiçbir şey olmadı. Sonra tepenin sırtında bir gölge belirdi — kara, pürüzsüz, gece kadar koyu bir siluet. Alaz, sahibinin çağrısına dörtnala karşılık veriyor, aşağı inerken toynaklarının altında toz bulutları yükseliyordu. Güneşin son ışıkları atın tüylerinde kısa anlarla parıldıyor, sonra yeniden o derin karanlığa karışıyordu.

Sira, gözlerini attan alamadı. Yaralarının acısını, yorgunluğunu bir an unuttu; karşısındaki hayvan sanki gölgelerin kendisinden yontulmuş gibiydi — vahşi ve aynı zamanda kusursuz bir zarafetle hareket ediyordu. Böylesine güzel, böylesine ürkütücü bir at daha önce görmemişti.

"Bu... bu at nasıl bu kadar—" diye mırıldandı, cümlesini tamamlayamadan.

Doruk, Alaz'ı çağırdı, üzengiye ayağını attı ve tek hamlede bindi. Sonra elini uzattı. Sira, bu kez tereddüt etmeden elini kabul etti; Doruk onu kendine doğru çekti, önüne oturttu — sırtı neredeyse göğsüne değecek kadar yakın.

Alaz, üzerindeki fazladan ağırlıktan rahatsız olmuş gibi kısa bir şekilde kişnedi, toynaklarını huzursuzca yere vurdu. Yıllardır yalnızca sahibini taşımaya alışmış, savaş eğitimli bu asil hayvan için başka birinin sırtına binmesi kolay kabullenilecek bir şey değildi. Doruk, boynunu hafifçe okşayarak sakinleştirdi onu. "Sadece bu sefer," dedi, sanki hayvan anlayacakmış gibi.

Alaz yavaş bir tırısla yola koyuldu. Bir süre yalnızca rüzgârın sesi ve toynak sesleri vardı aralarında.

Rüzgâr, Sira'nın dağınık saçlarını savurup Doruk'un yüzüne, boynuna değdirdiğinde, Doruk'un çenesi bir an gerildi — beklenmedik, tanımlanamayan bir sıcaklık. Hoşuna gitmişti, kabul etmese de. Sira bunu fark etmemiş gibi görünse de, kendini biraz daha ona doğru yasladı.

"Doğudan mısın gerçekten?" diye sordu Sira sonunda, merakını daha fazla saklayamayarak. "Meyhanelerde anlatılan hikayelerdeki gibi... o tekinsiz topraklardan?"

Doruk'un sırtı bir an gerildi, sonra gevşedi. "Közören'denim," dedi, sesi düz ve az.

Kelime ağzından çıkar çıkmaz çenesi sertleşti. Bunu neden söylemişti ki? Yıllardır kimseye, hiçbir kasabada, hiçbir kervansarayda söylemediği bir ismi, tanımadığı bir çöl kızına bu kadar kolay vermişti. İçinden bir uyarı geçti — belki de yorgunluktandı, belki de rüzgârın saçlarını yüzüne değdirdiği o anın etkisiydi. Her ne sebepse, bir daha olmamalıydı. Başka bir şey eklemedi.

"Közören mi? Hiç duymadım."

"Duymamışsındır," dedi Doruk, sesindeki ketumluk bir kalkan gibi yeniden yerine oturmuştu. "Oradan gelen yok, oraya giden de yok."

Sira, bu cevabın ardındaki kapalı kapıyı hissetti ama zorlamadı. Yerine başka bir şey sordu: "Sen gelmişsin işte. Peki sen dönmeyi düşünmüyor musun?"

Doruk'un cevabı gecikti, sanki soruyu ilk kez kendine soruyormuş gibi. "Belki dönerim," dedi sonunda. "Şu an hâlâ yoldayım. Yeterince batıya gidersem, sonunda doğuya ulaşacağım..."

Sira pek bir anlam veremedi bu söze ama sorgulamadı da. Rüzgâr, sessizliklerinin arasına yeniden doldu.


Savaşın izlerini taşıyan çorak arazi, ilerledikçe yavaş yavaş değişmeye başladı. Toprak hâlâ kuru ve sertti ama artık tamamen ölü değildi — yer yer cılız otlar, dikenli çalılar ve ara sıra bir iki inatçı ağaç çıkıyordu karşılarına. Bunlar sık bir orman oluşturacak kadar çok değildi, daha çok toprağın altında saklı bir su damarının izini sürüyormuş gibi, dağınık kümeler halinde beliriyorlardı. Rüzgâr da değişmişti; artık yalnızca kum ve toz taşımıyor, uzaktan gelen hafif bir nem kokusu getiriyordu.

Yol boyunca tek tük kulübeler görünmeye başladı — kerpiçten, alçak, güneşin altında toprakla neredeyse bütünleşmiş yapılar. Bazılarının önünde bağlı birer keçi, bazılarının bacasından ince bir duman yükseliyordu. Bu topraklarda yaşamak kolay değildi belli ki, ama yaşam yine de bir şekilde tutunmuş, kök salmıştı — Sonu Gelmez Kumlar'ın uzun yüzyıllar boyunca belirlenmiş güvenli rotaları, bu dağınık yerleşimleri birbirine bağlıyordu.

Güneş tepeden inmeye başladığında, yolun ortasında beklenmedik bir yapı çıktı karşılarına — taştan ve kerestenden inşa edilmiş, alçak ama geniş bir han. Kapısının önünde birkaç at bağlıydı, içeriden hafif bir kazan sesi ve insan mırıltısı geliyordu. Doruk, Alaz'ı hanın önündeki direğe bağladı, Sira'yı indirmesine yardım etti ve içeri yöneldiler.


İçerisi loş ve dumanlıydı, ama bir o kadar da güven vericiydi; ocaktan yayılan koku, uzun süredir aç olduklarını ikisine de birden hatırlattı. Han sahibi, iki yabancıyı üstündeki toz ve kan izleriyle süzdü ama soru sormadı — böylesi topraklarda fazla soru sormamak bir hayatta kalma kuralıydı belli ki. Doruk, hancıya tek kelime etmeden cebinden birkaç dirhem çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı. Han sahibi, parayı bir bakışta tartar gibi süzerken Doruk, tezgaha bir dirhem daha bıraktı. "Bu da ahırın dışındaki yoldaşım için," dedi hancıya. "Yemeğini ve suyunu eksik etmeyin." Hancı başıyla onayladı ve hiçbir şey sormadan mutfağa yöneldi. Kısa sürede önlerine bu kadarına yetecek miktarda sıcak bir çorba, kuru ekmek ve birer testi su geldi. Sessizce, hızlıca yediler.

"Burada en azından bir gece kalmalıyız," dedi Doruk, testisinden bir yudum alırken. "Yaralarına bakılmalı, dinlenmelisin. Önümüzdeki yol engebeli, bu haldeyken saatlerce at üstünde kalmak seni daha da yıpratır. Sesi bir öneri değil, neredeyse bir gözlemdi — sanki başka bir seçenek zaten yokmuş gibi konuşuyordu.

Sira başını salladı, sözleri kararlıydı: "Hayır. Babam orada, tek başına, o adamların elinde. Her geçen saat—" Cümlesini bitirmedi, bitirmesine gerek de yoktu. Gözlerindeki endişe yeterince açıktı. "Yaralarım bekleyebilir."

Doruk bir süre ona baktı, itiraz etmedi. Başıyla onayladı. Hancıya seslenip kırbasını tazelemesini istedi; su gelince kırbayı aldı ve ayağa kalktı. Fazla vakit kaybetmeden hanın çıkışına doğru hareketlendiler.

Hanın önünde bekleyen Alaz, bu süre zarfında tımar edilmiş, tüyleri özenle fırçalanmıştı — han hizmetkârlarından biri onu tımar ederken bu denli asil ve güçlü bir hayvanla daha önce hiç karşılaşmadığını itiraf etmiş, gözlerindeki hayranlığı gizleyememişti. Alaz, içtiği taze su ve yediği yemden keyif almış gibi canlı adımlarla onları karşıladı, toynaklarını sabırsızca yere vurarak yola çıkmaya hazır olduğunu belli etti.

Doruk üzengiye basıp bindi, Sira'yı da önüne çekti. Alaz, dinlenmiş bacaklarıyla daha hızlı bir tırısa geçti. Güneş artık ufka iyice yaklaşmış, gökyüzünü turuncu ve mora boyamaya başlamıştı. Bir süre böyle sessizce devam ettiler.

 Sira, önceki sessizliğin ardından ilk kez kendiliğinden konuştu:

"Biliyor musun, burası hep böyle değildi." Sesinde bir hüzün vardı, uzak bir anıyı yâd eder gibi. "Hazra küçük bir yerdi ama huzurluydu. Babam ocağını çalıştırır, ben ona yardım ederdim, komşular birbirine güvenirdi. Vardon ve o çete buraya gelene kadar kimse kapısını kilitlemek zorunda kalmamıştı." Bir an durakladı, çenesi sıkıldı. "Şimdi herkes korku içinde yaşıyor. Muhafızlar bile sokağa çıkmaktan çekiniyor artık."






Hazra'nın tüten ocakları uzakta silik bir is lekesi gibi belirdiğinde, Doruk'un aklına çocukken Közören’in taş duvarlarında gördüğü, şamanların kopuz eşliğinde söylediği o kadim kıta düştü. İçinden o mısraları mırıldandı:

Tözün Kadim Yarlığı

"Korkı keler, kurug yazıg bürçürür,
Kılıç kınar, kara kanıg içürür.
Böri korkmas, alp er ölim bilmesin,
Yürek sarsmaz, tözün yolıg tüzürür."

Günümüz Dili ile Anlamı

"Korku gelir, kuru bozkırı titretir,
Kılıç parıldar, kara kanı akıtır (içer).
Kurt korkmaz, yiğit er ölümü bilmesin,
Yürek sarsılmaz, tözün (özün) yolunu düz eder."

 

 

2. KISIM

/ 1
Gölgesiz Topraklar | KuroNexus